Bugünü karartan, toplumu çürüten faşizme rağmen gün gelecek devran dönecek, topluma korku, yenilgi, siniklik, çıkışsızlık ve ümitsizliğin değil mücadele isteğinin, daha iyi bir gelecek isteğinin hâkim olduğu günler gelecektir.
Otoriterleşme sürecinin hangi noktaya evrileceğini, ne denli sert ve katı biçimlere kavuşacağını kesin bir şekilde öngörmek mümkün değildir. Bu süreci güdüleyen olağanüstü koşullar kendi içlerinde sayısız ve çelişik faktörleri barındırırlar. Otoriterleşme sürecini statik, tamamlanmış bir şey olarak değil, hareketli, çelişkili ve gelişim halinde bir süreç olarak algılamak gerekir.
TÜSİAD burjuvazisinin şu anda OHAL’in kaldırılmasını istemesinin sebebi de demokratlıkları değil, siyasi ve ekonomik hesaplarıdır. Kesesini kurtarmak için Bonaparte ve Hitler’e sarılan burjuvaziyle aynı sınıfa mensup olan TÜSİAD burjuvazisinin de sıkıştığında aynı şeyi yapması şaşırtıcı olmayacaktır.
Bütün yetkileri tek bir elde toplayan, toplumsal muhalefeti bütünüyle ezmek için adımlarına hız veren ve kendini kurumsallaştırmaya girişen faşist bir rejimden demokratik açılım beklemek en hafif deyimle aymazlık olarak nitelendirilebilir.
Hiç kuşku yok ki, referandum sonuçları bağlamında proleter devrimcileri en çok ilgilendiren ve en sevindirici husus işçi sınıfının kalbinin attığı büyük kentlerde Hayır oylarının gözle görülür bir şekilde artması ve çoğunluğu oluşturmasıdır. Bursa ve Kocaeli hariç tüm büyük sanayi kentlerinde işçi sınıfı çoğunlukla Hayır demiştir.
Erdoğan-AKP iktidarı, dindarlaştırma adı altında, toplumun dokusunu bozacak denli tehlikeli “toplum mühendisliği” çalışmaları yürütmektedir. Milliyetçi, ırkçı, gerici ve totaliter düşünce kalıpları, içi boş demagojik söylemler eşliğinde topluma yutturulmaya çalışılmaktadır.
Günümüz Türkiye’si hem küresel sistem krizinin hem de kendi iç dinamiklerinin sonucu olarak olağanüstü bir dönemden geçiyor. Her yönüyle emekçi kitleleri vuran bu süreçte, kitleler ne yazık ki, durumun farkında olmadıkları için, öfkelerini ve tepkilerini asıl sorumlulara yöneltemiyorlar.
Türkiye hem içerde hem de dışarıda savaş halinde. İçerde Kürt halkına karşı kirli ve haksız bir savaş yürütülüyor, dışarıda ise ordu Suriye topraklarının bir bölümünü işgal etmiş durumda. AKP ve Erdoğan iktidarı geçici ittifaklarla ve manevralarla günü kurtarmaya çalışıyor.
Faşizmin iki yolu olarak askeri ve sivil faşizmi hatırladığımızda, yaşadığımız sürecin Türkiye’nin geçmiş deneyimlerinden farklı olarak, askeri değil sivil tipte bir faşizm olduğu açıktır. Halen kurulmakta olan rejim, 12 Eylül’den farklı olarak, iktidara ordunun yerleştiği bir askeri darbe ile gelmemiştir. Bu anlamıyla Türkiye’de ilk kez bir sivil faşist iktidarın kurulmakta olduğunu söyleyebiliriz.
OHAL’in milleti etkilemeyeceğinin sözünü ve garantisini verenleri bir kenara bırakacak olursak, 5 ayı aşkın OHAL süreci boyunca yaşananlara baktığımızda başlatılan bu sindirme ve “temizlik” harekâtının hızla “FETÖ”den çıktığı ve “Türk tipi başkanlık sistemi” yolunda ilerlerken tam tekmil biat eden bir toplum yaratılmaya çalışıldığı ortadadır.
Hitler de genel bir yükseliş sürecinde olmasına rağmen 1932’nin son seçimlerinde gerileme yaşamıştı ve Reichstag Yangını bunun ardından gelmişti. Hitler yangından sonra 2 ay geçmeden rejimini tam tekmil kurmayı başarabilmişti. Erdoğan ise 15 Temmuz sonrasında o durumda değildir henüz. Geri dönülmez noktaya gelinmemiştir.
Ülke adım adım faşizme sürüklenirken ne yapmak gerekir? Çok açık ki, bu baskılara karşı durmak, direnmek, mücadele etmek tüm emek ve demokrasi güçlerinin boynunun borcudur. Faşizme karşı ortak mücadele tek çıkar yoldur.