İçine girilen dönemin ve mevcut rejimin niteliğini doğru kavramak, buna uygun mücadele yöntemleri ve taktikleri benimsemek hayati önemdedir. Yanılsamalardan kurtularak, ne denli can acıtıcı olursa olsun somut gerçekliği kavrayıp ona göre yol almak gerekiyor.
Mizah her zaman ezilenlere, o gün için güçsüz görünenlere direnç ve umut vermiştir. Ünlü Rus edebiyat eleştirmeni Bielinski’nin dediği gibi, “doğruyu yalandan ayırmada gülmenin büyük bir yardımı dokunur”. Muktedire gülmek, ona inanmadığını göstermenin bir yoludur.
Mevcut durum “seçimlere” boyundan büyük anlamlar atfetmemek, Erdoğan’ın azalan desteğine ya da ekonomik krizin sarsıcı etkilerine dair abartılı beklentilere kapılmamak gerektiğini gösteriyor. Faşist rejim elbette ki eninde sonunda yıkılacaktır, ama boş hayaller pompalamakla değil, kitlelerin örgütlü ve bilinçli...
Tablo, faşist iktidarın sıkışıklığının artmakta olduğunu gösteriyor; bilhassa da dış politika alanında. Ne var ki, bu zorlanış, rejimin otomatikman ve kendiliğinden çökeceği anlamına asla gelmiyor. Tersine sıkıştıkça saldırganlığı artıyor.
Ortada bir kez sandık olunca ve sanki gerçekten bir seçim yapılıyormuş izlenimi de geniş halk yığınlarında oluşturulacaksa, o zaman somut ülke koşullarına bağlı olarak bunun da birtakım gerekleri oluyor haliyle. Hele de ortada geniş emekçi yığınları ciddi biçimde sarsmaya başlayan ağır bir ekonomik kriz söz konusu...
Amerikan New York Times gazetesinde yer alan bir haber, nicedir şahit olduğumuz Türkiye’den göç olgusunun farklı boyutlarına dikkat çekerek bir tartışma başlatmış oldu. Yürüyen tartışmanın iki ana başlığını, artan “beyin göçü” olgusu ve “zenginlerin” ülkeden kaçma eğiliminde olduğu iddiası (“varlık göçü”)...
Türkiyeli işçi ve emekçiler, Suriyeli emekçileri rakip veya düşman olarak değil, birlikte egemenlere karşı mücadele verecekleri sınıf kardeşleri olarak görmelidirler. Suriyeli işçi ve emekçilerin sorunlarına da sahip çıkan bir bakış açısında olmalıdırlar. Suriyeli göçmenlerin durumunun düzelmesi Türkiyeli işçi...
Türkiye’de şu anda hüküm sürmekte olan rejimin özgün bir yapılanma arz ettiğini uzun süredir vurguluyoruz. Erdoğan ve etrafında toplanmış faşistleşmiş kadro özgün bir düzenek kurmayı başarmış durumda. Parlamento ve seçimlerin görünüşte var olduğu, siyasi partilerin ve sendikaların kapatılmadığı, hatta yasal...
Gerek dış politikada yumuşama görüntülerinin, gerek içeriye yönelik benzer beklentiler pompalanmasının, gerekse ekonomiye dair pembe tablolar çizilmesinin, faşist rejimin yönlendiriciliğinde yürüyen bir algı operasyonundan ibaret olduğu açıktır. Gerçeklik her üç alanda da bunun tam tersidir.
İşçi ve emekçiler açısından bu faşist rejime karşı mücadelenin en sağlam ve tutarlı yolu bir sınıf hareketinden geçmektedir. Türkiye işçi sınıfının mevcut bilinç ve örgütlenme durumunun vahameti bunun doğruluğuna halel getirmez.
Monarşi’nin tersi bir rejim adından ibaret olan “cumhuriyet” kelimesi, bugün bazıları için “gavurluk” anlamına geliyor, bazıları için de “Batıcılık” ve “demokrasi”.
Son haftalarda arka arkaya yaşanan birtakım siyasi gelişmeler rejimin zigzaglarla savrula savrula ilerlediğine işaret ediyor. AB’yle ilişkiler hususunda, McKinsey anlaşması bağlamında ve rahip Brunson meselesinde sergilenen zigzaglar, Erdoğan’ın çok boyutlu bir sıkışmışlığın basıncı altında giderek daha keskin...